|
türkçe dostları
|
 |
« : 07 Şubat 2010, 14:52:02 » |
|
TEMEL DEĞERLERİ KAZANDIRMAK VE GÜÇLENDİRMEK EVRENSEL DEĞERLER
Değerler sosyal yaşamın bir parçasıdır. Yalan söylememek, ana-babaya iyi davranmak, doğayı korumak, haklı olanı kollamak ve benzeri davranışlar sosyal değerlerin bir sonucudur. Değerler; güzel-çirkin gibi estetik (sanatsal), iyi-kötü gibi ahlaki, günah-sevap gibi dini motiflerle yaşamın içinde kendini hissettirmektedir. Değerler, varlıklarını toplumla beraber sürdürmektedir. Toplumsal yaşantı zamanla değiştikçe, değerler de değişmektedir. Değerlerin bir kısmı bu değişimden yenik çıkmakta, bazen de teknolojinin getirdiği yeni yaşam standartları yeni değerlerin ortaya çıkmasına vesile olmaktadır. Son yıllarda ortaya çıkan bilgisayar ve internet etiği (ahlakı) buna örnek verilebilir. Ancak ister geleneksel olsun, ister yeni çıkan bir değer olsun bütün değerlerin özünde varolan ve bütün toplumların kültürleri içerisinde yer bulan birtakım temel değerler vardır ki; bunlar zamana karşı bir değişim göstermezler. Bunlara evrensel değerler denmektedir. Antropolog Robert EDGERTON, geçmişte yaşamış üç yüz kadar uygarlığı incelediğinde, bu uygarlıklar içerisinde kültürleri evrensel değerlerden yoksun olanların zamanla yok olduğu sonucuna varmıştır. Edgerton bu evrensel değerleri altı maddede ifade etmiştir. Gerçeğe Saygı: Gerçeğe saygı; ‘’gerçeğin bizim isteğimize göre değiştirilemeyeceği inancı’’ ve ‘’davranışlarımızı gerçeği düşünerek yapmak’’ demektir. Gerçeğe saygı dendiğinde akla gelen bilimdir. Bilimin özünde gerçeğe saygı vardır. Bilim bilinmeyeni bilinir kılmak ve bilinenlerin de doğru olup olmadığını ispat etmeye çalışır. Bunun için kanıtlar toplamakta, bulduğu kanıtları belgelemekte ve açıklamaktadır. Bilimin gücü ve gerçeğe saygının önemi, insanoğlunun karşılaştığı büyük zorlukları (hastalıklardan korunma, rahat ve güvenli bir yaşam...) bu yöntemle çözmüş olmasında yatar. İnsan bilgiye ulaşmada beş duyusunu ve aklını kullanır. Bunlar yardımıyla elde ettiği verileri aklını kullanarak tarafsız bir yorumla işler. ‘’Akılcılık; öğrenmek, gelişmek, geliştirmek, üretmek kısaca medeniyeti ilerletmek için gereklidir.’’ Bilim ve akılcılık gerçeğe saygılı bir toplumda gelişir. Şu bir gerçek ki; toplumun kültürü gerçeğe saygı duymazsa o toplumda bilim adına bir şey yapılamamakta, bilimin yerini hurafeler, bilimsel temeli olmayan asılsız söylemler almaktadır. Bilim gelişmeyince de ülke ilerleyememekte ve sonuçta geri kalmış ülkeler ortaya çıkmaktadır. Bazı toplumlar çocuklarını hayata hazırlarken bedeli ne olursa olsun gerçeği olduğu gibi kabul edip çocuklarına erdemli bir hayata giden yolun bu olduğunu öğretme çabasındadırlar. ‘’Gördüğünü gördüğün kadar, abartmadan söyle. Gerçeğe saygılı ol.’’ Diğer bazı toplumların gelenek göreneklerinde ise adeta; ‘’Yalan söyle, görmediğini uydur, ağzın ne kadar laf kalabalığı yapıyorsa o kadar makbuldür.’’ denmektedir. Yukarıdaki gibi gerçek karşısında farklı yorumları olan iki toplum düşünün hangisinin gelişmesini, ileriye gitmesini beklersiniz. Eğer ikincisi diyorsanız yanılırsınız. Çünkü o koşullardaki bir toplumda yaşayan bir kişiye, “Ülkemizde erozyon var.” derseniz; ondan da, “Yok efendim erozyon merozyon, nereden uyduruyorsunuz bunları, bir daha konuşturmayın bu adamı.” gibi bir cevap alma ihtimaliniz yüksektir. Çünkü gerçekle yüzleşme ve üzerine gitme cesaretini göstermek zordur. Gerçeğin örtbas edildiği veya çarpıtıldığı yerde aklın ve sağduyunun yerini korku almaktadır. Sağduyunun yerini alan korku sayesinde kötü niyetli pek çok kimse insanları maddi ve manevi yönden sömürebilmekte, toplumu istedikleri amaçlar peşinde koşturabilmektedir. Bu gerçeği çok iyi bilen Atatürk, “Dünyada her şey için medeniyet için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendir. İlmin fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cehalettir, doğru yoldan sapmaktır’’ özdeyişiyle ifade etmektedir. Kişisel Bütünlük: ‘’Kişisel bütünlük insanın özünün, sözünün ve davranışının bir bütün içinde olmasıdır.’’ Kişisel bütünlüğün özünde gerçeğe saygı vardır. Kendisini tarafsız ve akılcı bir gözle gözlemleyen insan, istek ve ihtiyaçlarının kökeninde yatan sebepleri açığa çıkararak kendisiyle uzlaşabilir. Kendisiyle uzlaşan insan, iç ve dış dünyası arasında çelişki oluşturan davranışlara girmez. İnsan ilişkilerinin temelinde güven yatar. İnsanların Mevlana’nın deyişiyle ‘’Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol.’’ şeklinde ifadesini bulan, kişisel bütünlüğe sahip bir insana güvenmemeleri mümkün değildir. Karşılıklı güven ve anlayış toplumun istikrarını da sağlayan önemli bir dayanak noktasıdır. Ticaret hayatından özel hayata, oradan da iki insan arasındaki ilişkiye kadar her alanda güven esas olmalıdır. “Kişinin iç dünyası, yani özü ile onun tutum ve davranışları arasında ahenk kaybolduğu zaman kişinin bütünlüğü zedelenir.’’ Ama kişisel bütünlüğe değer verilmeyen bir toplumda insanlar ‘’–mış gibi’’ davranırlar. Sanki, dürüstmüş gibi, inanmış gibi, seviyormuş gibi, söz vermiş gibi, vb. davranış biçimleri ortaya çıkarırlar. “Kişisel bütünlük olmadığı zaman iç dünyanızla dışarıda gösterdiğiniz arasında önemli bir fark belirmeye başlar.’’ Böyle toplumlarda verilen sözler tutulmamakta ve ağızdan çıkan sözlerin ikna ve yaptırım gücü olmamaktadır. Daha geniş anlamıyla yeniden tanımlarsak, “Kişisel bütünlük, kişinin kendi kendini aldatmaması, inandığı değerler çerçevesinde yaşamını oluşturmasıdır.” Bu değerle yakından ilişkili iki kavram vardır. Tutarlılık ve dürüstlük. “Tutarlılık, kişinin düşündüğünü, hissettiğini, davranışlarına aktarırken bir zamandan diğerine, bir ortamdan diğerine değiştirmeden süreklilik göstermesini ifade eder. Dürüstlük ise, hakkaniyet, kişisel bütünlük ve tutarlılığı yaşamında içselleştiren insan karakterinin niteliğidir ve insanlar arasındaki güvenin temelini oluşturur.’’ Hakkaniyet: Hak ve hakkaniyet, bütün kültürlerde yer alan değerlerdir. Adalet kavramının ve hukuk sistemlerinin özünde bu değerler vardır. Çoğu zaman hakkaniyet değeri ve eşitlik kavramı birbiri ile karıştırılsa da nitelik olarak aralarında farklar mevcuttur. Bir örnekle açıklamak gerekirse; aynı işi yapan iki insan düşünün. Birisi işini hakkıyla ve zamanında yapıyor. Diğeri ise işini savsaklıyor, zamanında yetiştiremiyor. Böyleyken bu iki kişiye siz aynı ücreti öderseniz eşit, ama adaletsiz davranmış olursunuz. Hakkaniyet, haklı olana hakkını vermek demektir. Bunu, “Emek mukabili olmayan hak, mevcut değildir.” özdeyişiyle Atatürk çok güzel ifade etmiştir. Kültürü hakkaniyete değer veren bir toplumda haklı olan güçlü, hakkaniyete değer verilmeyen toplumda ise güçlü olan haklı konumunda olmaktadır. Hakkaniyete değer vermeyen toplumlarda zamanla yalan, hırsızlık, görevi kötüye kullanma gibi kötü davranışlar artmakta, dürüst insanlar ezilmekte, korku kültürü gelişmektedir. Hakkaniyet duygusu bireye çocukken, sınırlarının ve sorumluluklarının bilinci öğretilirken verilir. Yetişkin bir birey olduğunda ise hakkaniyete önem vererek bu değeri toplumsal yaşamanın temeline koymasını sağlayacaktır. İnsan Onuruna Saygı: İnsan onuru “can”ın bir parçasıdır ve doğuştan gelir. Her insan, ister yeni doğmuş bir bebek, ister fakir, ister zengin olsun, onurları yönünden eşit bulunmaktadır. Kültürü, insan onuruna değer veren bir toplumda, sokakta bir dedenin torununun önünde eğilerek göz göze geldiklerini ve o şekilde konuştuklarını görmek mümkündür. O toplumda çocukta olsa, o her şeyden önce bir insandır ve geleceğin büyüğüdür. Çocuğa gösterilen dikkat ve saygı aslında biraz da o toplumun geleceğine yapılan yatırımdır. Çünkü çocuklar geleceğin devlet adamı, bilim adamı, sanatçısıdır; onlar bizim geleceğimizdir. Birey toplumun en küçük parçasıdır. Onun sağlıklı gelişebilmesi toplumun varlığını devam ettirebilmesi bakımından da önemlidir. Bireyin belki de en değerli varlığı onurudur. Birey onuruyla yükselir. Dakikanın değeri olmadan saatin bir değeri olamayacağı gibi, toplumdaki insanın değeri olmadan da bir ailenin, bir kurumun, bir partinin, bir ulusun değeri oluşturulamaz. “Büyük matematikçilere, bilim adamlarına, şairlere, müzisyenlere, filozoflara bakın. Önce ben varım duygusu içindedirler.’’ Kendi benliklerinden yola çıkarak bir şeyler ortaya koymuşlardır. Oysa insan onuruna değer verilmeyen toplumda baskı ve korku kültürü gelişmekte ve insanların özgürce yeni şeyler üretmeleri de mümkün olamamaktadır. İnsan onurunu yok eden aile düzenleri, toplum yapıları ve kültürler kendi içlerinde çatışmalı veya yenilikler karşısında tutucu ve geri kalmış durumuna düşmektedir. İnsan, bir canlı olarak kendi onuruna olduğu kadar diğer canlıların, hatta cansız varlıkların da onuruna saygı duymalıdır. Eğer insan kendisi gibi diğer varlıkların da bir onuru olduğunu düşünebilseydi, bu dünya daha güzel bir yer olurdu. Denizleri ve gökyüzünü kirleten, ormanları tahrip eden insan aslında, doğanın onuruyla oynadığının ve kendisinin doğaya ait bir canlı olduğunun farkına varabilse kendisine de en büyük iyiliği yapmış olacaktır. Hizmet: “Biz yaşadığımızdan dolayı birbirimize hizmet etmekle yükümlüyüz.” Dünyadaki canlı cansız bütün varlıklar, aslında farkında olmadan birbirlerinin yaşamlarını devam ettirebilmelerine yardımcı olmaktadır. Sözgelimi, dünyadaki bütün yapraklar birleşerek, beş yıllığına yapraklık görevlerini yapmama kararı alsalar, hayatımız nasıl etkilenirdi? Oksijensiz ve besinsiz kalan, insanlar ve hayvanlar için hayat bitebilirdi veya şu anda tabiattan bütün kurbağalar çekilip gitse ne olur bilemiyoruz, ama mutlaka bu olayın da iyi sonuçları olmazdı. -Yapraklara hizmet etmek akıllıca bir iş mi? diye sorulacak olursa cevap olarak; -Elbette akıllıca bir iş. denilebilir. Çünkü bu olay yalnızca yaprakların değil, tüm canlıların yaşamını etkiliyor. Bu dünyadaki her canlı birbirine hizmet etmekle yükümlüdür. Kültürlerinde hizmet etme düşüncesine değer verilen toplumlarda doğan bir çocuk, daha ilk yıllarından itibaren kendine; ‘’Eğer bu dünyada yaşıyorsam, hizmet etmekle yükümlüyüm. Kime? İnsan kardeşlerime, hayvan kardeşlerime, doğaya diye düşünmektedir.’’ ‘’Gücünün yettiğince hizmet vermeye çalışan politikacıdan, öğrencisinin iyi yetişmesine yaşamını adamış öğretmenden, yalnızca gerçeği araştıran gazeteciden ve daha nicelerinden oluşan bir toplumda “Hizmet’’ kavramı; canlı, diri ve ayaktadır.’’ Hizmet, her şeyden önce birlikte yaşamanın bir gereğidir. Birlikte yaşamak “ben” duygusundan ödün verip “biz” bilincine erişmekle olmaktadır. Yalnızca biz bilincine erişen insanlar ortak duygu, düşünce ve çıkarlarda dayanışma ve işbirliği içerisinde güçlerini birleştirebilirler. Biz bilincine erişmek şüphesiz karşılıksız sevgiyi gerektirmektedir. Bir ulusun ortak duygu, düşünce ve çıkarlarda birleşmesinin adına, “Ulusal birlik” denmektedir. Bu ortak amaçlara hizmet etmeyi gerektiren gücü doğurur. Ulusal birlik ulusun ve devletin devamı için şarttır. Hizmet değerini yitiren toplumlar ulusal birlik kavramını da kaybettiğinden yok olmaya mahkum olmaktadırlar. Nitekim tarih böyle örneklerle doludur. Türk Kurtuluş Savaşı, yurttaşların, şahsi çıkarlarını bir yana bırakarak, yurdu ve milleti kurtarma gayesiyle kenetlendiği, başarılı bir mücadele ve ulusal birlik örneğidir. Şüphesiz bu başarıda Türk insanının kalbindeki yurt ve millet sevgisinin payı büyük olmuştur. Bu sevginin sonucudur ki; kıt imkanlara rağmen insanlar yurda hizmeti onurlu bir ödev sayarak mücadeleden yılmamış ve zafere ulaşmıştır. Sevgi: Sevgi, insanın en temel ihtiyaçlarından birisidir. Sevgi, kişinin kendini tanımasına ve yeteneklerini geliştirmesine yardım etmektir. Diğer bir ifadeyle sevgi, duygu ve düşüncelerin paylaşılması, incelmesi ve böylece tutarlı ve zengin hale gelmesidir. “Sevgi, koruma, korunma, bağlılık ve sağlıklı iletişim getirir.’’ Bütün doğrular, güzel değerler sevgiyle yücelir ve anlam kazanır. ‘’Öğrencimi, vatandaşımı, çocuğumu geliştirebiliyor muyum?” sorularındaki kaygı hissi, aslında sevgi belirtisidir. Sevgi varsa bunlara önem verilmektedir. Doğa, insan ve çocuk sevgisinin her biri başlı başına yüce bir değer olmakla birlikte birbirlerinden kopuk ve ilgisiz değildirler. Hepsi yürek denilen sonsuz kaynaktan çıkmaktadır. Doğal zenginlikleri korumak, orman yangınlarını önlemek, erozyonla mücadele etmek, hem doğaya, hem insana, hem geleceğimizin güvencesi çocuklarımıza gösterilen ortak aklın bir belirtisidir. Aynı şekilde çocukların ve insanların da eğitimle bilinçlendirilmesi, doğanın ve insanlığın olası tehlikelerden korunması için gösterilen çaba da, sevginin bir ifadesidir. İnsan kendi dışındaki insanların varlığını ve onların kendisi gibi haklara sahip olduğunu, sorumlulukları aracılığıyla öğrenir. Çünkü insan, canlılar içinde “başkası” düşüncesine sahip tek varlıktır. Başkalarını düşünme, onları dikkate alma, onlara saygı ve sevgi gösterme insanlarının ahlakî özünün bir gereğidir. İnsan toplumda yalnız olmadığını, başka insanların, toplumların ve kültürlerin olduğunu bilir. Bu bilgi insanın davranışlarını denetler; ona, zamana ve şartlara uyumlu bir kişi olması gerektiğini öğretir. Akıl insanı bilgiye, bilgi de ahlak ve sevgiye götürür. Bu şekilde insan ihtiraslarından, tutkularından ve kıskançlıklarından kendisini arındırmasını öğrenir. Bilen kişi, gerçek değerin insan olduğunu anlar ve ona ihanet etmekten korkar. Yurt sevgisi de, tek başına yalın bir sevgi değildir, bir takım değerlerle doğrularla ilişkilidir. Yurt sevgisi bir insanın kendisinden başlayarak ailesini, dostlarını, çalıştığı kurumu, ülkesini ve insanlarını, doğasını ve bütün dünyayı fark etmesi, anlamlı bulması, değerli bulması ve sonuçta sevmesinden başka bir şey değildir. Bir milleti oluşturan bireylerin birbirlerine olan sevgi, saygı ve hoşgörüsü ne kadar yüksek ise o milletin millî birlik ve beraberliği de o derecede yüksektir. Birbirini sevmeyen, birbirinin haklarına saygı göstermeyen, hoşgörü sahibi olmayan insanlar arasında dayanışma olamaz. Bu kişiler duygu, düşünce ve ortak çıkarlarda birbirine bağlanamaz. Yurttaşlar arasında birlikte yaşayabilmenin temel koşulu sevgidir. Diğer insanları sevmeden, onlara saygı göstermeden onlarla işbirliği içinde olamayız. Onlarla ortak bir amacı paylaşamayız. Her insanın, her konuda aynı biçimde düşünmesi ve davranması söz konusu olamaz. Bizden farklı görüşleri olan ve farklı davranan kişilere, görüşlerini paylaşmasak, davranışlarını onaylamasak bile saygı göstermeliyiz. Ancak o zaman birlikte yaşama ve dayanışma içinde millet olabiliriz. Yurdunu sevmek, yurt olarak kabul edilen coğrafya üzerinde yer alan canlı, cansız, insan, hayvan gibi her türlü unsuru bir bütün olarak sevmeyi gerektirir, dolayısıyla yurdunu seven o yurt üzerinde yaşayan yurttaşını da seviyor demektir. ‘’Bir ülkenin geleceğinin teminatı, o ülkenin yurttaşlarının bilincinde yatar. Bilinçli yurttaş ülkesini gerçekten seven yurttaştır. Bu yurdu sevdiği zaman nasıl bir gelecek yarattığının farkındadır. İnsan, ancak yanlışlardan arınmış bir bilinçle kendisine, ailesine, çocuklarına, topluma ve ülkesinin sorunlarına eğilerek doğru yaklaşımlar ve doğru tepkiler geliştirebilir.”
|