Hoşgeldiniz, Ziyaretçi.Lütfen giriş yapın veya kayıt olun.
Okul Şiirleri « ÇOCUK DÜNYASI « Okul hayatı « Kompozisyonlar « Hayatta en hakiki Mürşid ilimdir..
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
Gönderen Konu: Hayatta en hakiki Mürşid ilimdir..  (Okunma Sayısı 415 defa)
asi
Yeni Üye
*
Mesaj Sayısı: 32



E-Posta
« : 15 Ekim 2009, 13:19:37 »

HAYATTA EN GERÇEK YOL GÖSTERİCİ İLİM VE BİLİMDİR 2

İlim ve fen nedir?
Akla ve mantığa uygun, ispatlanabilir ve dünyanın her yerinde ve her zaman diliminde geçerli, reddedilemeyecek, ilgili kişi ve kurumlarca onaylanmış, kabullenilmiş, yerleşmiş, bilim dalları bu kapsamdadır.
Fizik, tıp, matematik gibi sayısalların yanı sıra,  sosyoloji, felsefe, hukuk gibi sözel konularda bu bilimin bir parçasıdır. İnsan yapısını, gök cisimlerini, tarihi inceler, insanlığa daha faydalı eserler ve yaşam şekilleri bulmaya çalışırlar.. dünyayı cennet yapmaya, daha adil ve refah bir hayat sunmaya, insan ömrünü uzatmaya, bilinmeyenleri çözmeye, uzayı keşfetmeye, genleri inceleyerek hastalıklara tedavi bulmaya, hayvanları incelemeye çalışırlar.
Tartışılmaz şekilde ispatlı ve geçerli olduklarından kural niteliği taşırlar ve bu kurallar sistematik olarak dünyanın her yerinde farklı şekillerde kullanılırlar..
Kişiler gibi uluslarda bu bilimlere uygun adım attıkları sürece başarılı olmaları kaçınılmazdır. Başarı mümkün değilse de en kolay çözümleri bulmak yine bu yolla mümkün olacaktır. Fark yaratmak isteyen uluslar bilimi sadece takip etmekle kalmayan bilime yön veren ve hatta yeni bilimler yaratmaya çalışan uluslardır.
Bu yoldan ayrılanların yerinde sayması, azimli ve çalışkan olan diğerleri ilerlerken durması ve bir süre sonra ilerleyemediğinden geçilmesi kaçınılmazdır.
Başarı bilimle gelir veya isterseniz şöyle diyelim bilim başarının kendisidir.
Zamanla bilim de evrim geçirmiş, gelişmiş ve genişlemiştir. Ana dallar, alt dallar, fonksiyonel sahalar derken uzmanlık dalları genişlemiş ve standartları uluslar değil uluslar arası kuruluşlarca belirlenir hale gelerek ulusların tekellerinden çıkmıştır.
Bilim bu haldeyken… İlerlemesi kaçınılmaz ve çok taraflıyken, uluslar kendilerini bu ritme uyarlamış veya tembellik ve bağnazlık daha cazip gelip bu ritmi görmezden gelmiş, insanlarının da bilimden uzak kalmalarını istemiştir.
İlk zamanlarda doğulu savaşçı uluslar yenilik yaratarak savaş teknolojilerini yükseltmek için bilimin takipçisi iken sonraları ilk ve orta çağlardan itibaren batı tabir edilen uluslar savaş teknolojisi yanı sıra diğer bilim dallarına da yönelmiştir. Doğudan ithal ve hatta çalma teknolojiler ile çıkılan yolda bu uluslar ilerlemeye başlamış, Rönesans ile adeta çağ atlamış, bunun sonucu toplumun her anında değişim başlamıştır.
Bilimin en büyük rakibi dindir. Çünkü beyaz olan; ya Allah vergisi bir varlıktır ya buzlaşan su damlacıklarının bulutlardan yeryüzüne düşerken dönüştüğü kar tanesidir. Her ikisi aynı şey olsa da bilim ve din adamları kendi kararlarının tasdikini isterler. Bir noktada bilim ve din karşı karşıya gelir. O zaman tartışma şudur… Tanrı mı yaratmıştır yoksa tanrının bile matematiksel bir izahı var mıdır? Bu yüzyıldaki bilgilerimiz bu cevabı vermeye henüz yetmediğinden ve bazı soruların cevabı bilimsel olarak açıklanamadığından din ağırlıklı uç noktaların üstünlüğünden söz etmek mümkündür.
Ama bu tartışma sürekli vardır ve etkindir. Tabiî ki Allah’ın varlığını tartışmak yersizdir, tabiî ki bazı şeylerin açıklamasını bilimle yapmak mümkün değildir, tabiî ki din, peygamber ve kutsal kitaplar her zaman vardır ama hayatın her karesinde de bilimsellik vardır.
Sözgelimi DENGE. Hayatın her salisesinde, evrende, hücrede, ilişkilerde muazzam bir denge vardır. Bilim var olduğunu ispatlar ve vurgular ama bu dengeyi kâinata yerleştiren Allah’ın kendisidir. Peki o zaman sorun nerededir? Sorun bilim ve bilim dışı kavramların menfaat çatışmasındadır. En ilkel dinden en son dine kadar din adamlarıyla bilim adamları, din kurumlarıyla bilim kurumları rekabet halinde olmuşlardır. Kimi zaman biri kimi zaman diğeri egemen olmuştur. Fetvalar, afarozlar ile geçen uzun yıllardan sonra Avrupa Katolik, Ortodoks ve Protestan gibi farklılıklar yaratarak din – bilim dengesini ılımlı bir hale getirmeye çalışmıştır. Rönesans ve reform hareketlerinin etkisi çok fazla olmuştur. Bu sayede batı doğudan edindiği tecrübeleri artırarak devam ettirmiş doğu ise eskinin mirasının üzerine yatmış, tembellik üstün gelmiştir.
Özde hiçbir din bilime karşı değildir. Sadece insanların mucize tabir edilen bazı şeylerin gerekçelerini hazır olduklarında öğrenmelerini daha uygun bulmaktadır. Bu nedenle bilim bu denli yavaş ilerlemektedir. Özelikle İslamiyet en akılcı bir dindir. Son dindir ve bilimsel olarak çok şeyi açıkladığından en muteber dindir. Dini suçlamak bu yüzden mümkün değildir.
Maalesef bilimin rakibi ve belki en tehlikeli düşmanı kimdir o halde? Cevap insan olmalıdır.
Yaşam ister kişisel olsun ister toplumsal bir temele oturmak zorundadır. Toplum ve ulusların geleceğine yön verirken ya büyücü kâhinlere ya dini ulemaya ya bilime itibar etmekte yeterli değildir. Önemli olan tümünü dengeli bir şekilde yaşatmaktır. Ancak bazı kişiler bu kadar masum düşünmediğindendir ki din ve bilim farklılaşmakta farklılaştırmaktadır.
Dünyada en kolay şeylerden biri kutuplar yaratmaktır. Siyahlar, beyazlar, Müslümanlar, olmayanlar, zenginler, komünistler vb… bu örnekler artarak çoğaltılabilir. Bu farklılıkların arasına sıkışan şeyler bazı kesimlere maalesef çıkar sağlamakta cahil veya az bilgili insanların da bilerek veya bilmeyerek katkılarıyla bazıları hak etmedikleri halde söz sahibi olmaktadır.
Kilise uzun yıllar krallardan yukarıdaydı. Krallar, kilise ile ters düşmeyi istemez, hatta arkasına alarak halkı telkin etmeye çalışırdı. Ters düştüklerinin ertesi sabah darağaçlarında kral veya papazın kellesi olurdu. Batı kabuğunu geçte olsa kırarak bir denge sağlayabilmişken saatler Osmanlının en vahim zamanlarını gösteriyordu. Genişleme duraklamaya sonradan gerilemeye dönmüş bilimsellik ve yaratıcılıktan vazgeçilmeye başlamış ama neden bu hale gelindiği anlaşılamaz haldeydi. Veremedikleri anlam her geçen gün farkın daha çok açılmasına neden olmaya başlamıştı. Osmanlı’nın Mısır seferinden getirdiği halifelik mekanizması ise tuzu biberi olmuştu.
Sonuçta Osmanlı yerinde sayarken bilim dostları şarbon aşıları, ay yolculukları ve ilk çağlar ile uğraşmaya başlamıştı. Bu esnada doğu daktilo dinen caiz midir tartışması yapıyordu ulema toplantılarında. Fark bu güne kadar artarak devam etti. Bu gün sadece İslamiyeti kabul etmiş uluslar değil aklı ve bilimi inkar eden ulusların tamamı geri kalmış haldedir. Bunun tek sebebi kaybedilen zamandır.
Kurtuluş yılları Türkiye cumhuriyetinin her alanda olduğu gibi bilim yolunda da en çok aydınlanmaya başladığı yıllar olmuştur.  Bu sayededir ki Türkiye Cumhuriyeti geri kalmış ülke değil gelişmekte olan ülkedir ve bunu devrimlerin yaratıcılarına yol göstericilere borçludur. O zaman daktilo caizmi dir diye tartışan bir topluma Latin harflerini, metreyi kabul ettirmek çok da kolay bir şey değildir. Buna rağmen bir zamanlar kilisenin gayretleri ne idiyse son ikiyüz yıldır dini bazı maksatlı kesimlerinde en büyük silahı ve istismar amacı olan din gelişmeyi frenleyici bir rol üstlenmiş durumdadır. Din bu kadar bilimsel ve akıl doluyken…din bilime karşı değilken….sadece rant uğruna dini alet edenler menfaatine…..din sıkışmış fren balatası gidi toplumun pek çok kesiminde yavaşlatıcı rol oynamıştır. Bunda dini tertemiz yaşayanların asla bir suç veya kabahati yoktur….dinin asla…suç ve suçlu insanın kendisidir. Aldatan da insandır aldanan da…
Ulu önder Atatürk’ün gerçek yol gösterici ilimdir fendir veciz sözü aslında önemli değildir. O sözü söylemeseydi de eylem ve söylevlerinden çıkarılacak başka bir sonuç olamazdı zaten…Batıyı her yönüyle incelemiş, iki dil bilen, akıllı ve aydın bir Türk olan Mustafa Kemal her zaman bilim terazisi yanında taşıyan , toplumun o dakika hassas dengelerini göz önüne alarak asla vazgeçmeyen ve / fakat erteleyen bir kişiliğe sahipti. Halifeliğin kaldırılmasının Cumhuriyetin ilanından sonraya bırakılması bunun en güzel delilidir.
1900’lü yıllardaki Türk Ulusu Atasını izledi, inandı, güvendi, takip etti….Yüzlerce talebe devlet imkanlarıyla yurt dışına öğretim maksatlı gönderildi. Pek çok kamu kuruluşu hayata geçirildi, dil, tarih, ziraat, dokuma, ticaret, ekonomi, askerlik,tıp, anayasa vb..her alanda değişiklikler kalıcı ancak geliştirilebilir bir hüviyete kavuşturuldu.
Peki 2000 yıllarının Türk Ulusu Atasını nasıl izliyor?
21 nci yüzyıl akıl ve uzay çağı…bilimin bile kendisini aştığı, sınırların yetmez olduğu, olacağı  bir binyıl başladı.Gen ve kromozonlardan….uzak galaksilerdeki yaşam izlerine kadar geniş bir yelpaze de bilim koşar adım ilerlemekte.
Batıda; din bilim gibi kurumsallaşmış, yasalaşmış, tüm kurumlar yerleşmiş, kişiler bilimi bir yaşam tarzı olarak benimsenmiş…
Doğuda; taklitçilik ve istismar artmış, rant kavgaları ön plana çıkmış, kurumsallaşan kurumlar terk edilmeye yüz tutmuş, din bir siyasi eylem aracı olmaya başlamış, İslamiyet terör odağı hale getirilmeye çalışılmış, bilim tercüme edilir olmuş, karşılığı bulunamayan sözcükler ülke dillerine aynen ithal edilmiş…
Ve Türkiye…………
21 nci yüzyılda hala bölgede istikrar unsuru olmaya çalışan, önemli bir siyasi ve askeri güç…kötü bir mahallede triplex bir villa gibi….dünyanın en büyük 20 ekonomisinden birine sahip…askeri gücü her zaman kendisini ispatlamış…dünyaya yayılı 100 milyon ve bunun 65 milyonu genç….. batı ile rekabet eden ancak suistimale açık, kolay kandırılabilen, dış oyunlara kolay yenilebilen, yanlış veya kasıtlı ekonomik uygulamalarla maddiyata önem vermeye başlayan…. Göstergeleri iyiye gitse de nedense geri adım atmaya meyillendirilmeye çalışılan ….
Bilim ve fenni reddetmek kimsenin harcı değildir. Ama toplum ve ulusun yönetiminde egemen kılmak ayrı bir şeydir. İşte sorun burada başlamakta burada bitmektedir.
“Dünyada her şey için, uygarlık için, hayat için, başarı için en gerçek yol gösterici ilimdir, fendiri İlim ve fennin dışında yol gösterici aramak dalgınlıktır, bilgisizliktir, doğru yoldan sapmaktır. Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakika gelişimini kavramak, ilerlemeleri zamanında izlemek şarttır” 22 Eylül 1924 tarihinde tarih sayfalarına geçmiş (Bu tarih ile halifeliğin kaldırılması arasındaki sürece dikkatinizi çekmek isterim)  bu sözler Mustafa Kemal Atatürk’e aittir.
Ulu önder Atatürk’ün kastetdiği, yıllarını verdiği mücadele taklitçi batılılaşma mücadelesi değildir. Yenilikçi ve kendimize öz bir varolma, refaha kavuşma mücadelesidir. Kendi kültür ve varlığımızı zedelemeden, yitirmeden, kaybolmadan, imrendirircesine…yoksa taklitçi olmak, ithal etmek değildir, kopyalamak değildir, toplum yapısı ve ahlakına uymayanı reddetmektir. Kendi içimizdeki, göz bebeklerimizdeki o kıvılcımı Türk olmanın verdiği asil gururu yaşatabilmektir.
Bugüne kadar başarısız olduğumuzu söylemek haksızlık olur ama gelinen nokta yeterli değildir. Türk yıldırımsa, kasırgaysa yeterli değildir. Öz benliğimizden çıkarılacak milyonlarca güzel şey varken…yeterli değildir.
Oysa gelişmiş bir Türkiye yerine tüm dünyanın istediği bölgesinde zayıf ve bölünerek parçalanmaya hazır istikrarsız bir Türkiye’dir. Sorun burada başlamakta ve bitmektedir. Bu gizli oyuna uyandığımız dakika aydınlanma süreci hızlanacak, yeni reform ve devrimler birbirini takip edecektir. Bu nedenle Türkiye üzerine oyunlar artarak devam etmekte, sinsi oyun ve entrikalar pişirilerek defalarca önümüze getirilmektedir. Bu kimi zaman bir alevi tartışması, kimi zaman azınlık meselesi, ruhban okulu, anlamını bile daha sonra öğrendiğimiz ekümenik tartışmaları, kimi zaman ermeni meselesidir.
Bize düşen bu oyunlara gelmeden iç ve dış dengemizi bozmaya çalışanlara meydan vermemektir. Toplum hafızamız maalesef çok kısa……Ders almayı, hatayı tekrarlamamayı öğrenemedik maalesef.
Osmanlı 600 sene milyonlarca değişik ırk ve dinden insana barış içinde hükmetmişken, uyguladığı yönetim şekli yabancı ülkelerde ders olarak okutuluyorken…Osmanlıyı yok sayan bir kültür anlayışını kabul etmek mümkün değildir. Tersine ders çıkarmak, modernize edilmiş milli karakterleri yaşatmaktır doğru olan.
Bu özünde bir bakış açısıdır. Objektif anlamda mühendis bir binayı inşaat, dekoratör mimari, öğretmen tarihi, din adamı ibadethane şekli ile değerlendirir. Bunda bir kötülük yoktur. Çünkü normal olan budur. Anormal olan diğer fikirleri bastırmaya çalışmaktır. Dinsizlik demek değildir bilimsel yaklaşım, ama diğer fikirleri dini gerekçelerle bastırmaya çalışmak bilimsellikten çıkıldığının ve despotluğun göstergesidir. Biz bilim penceresinden bakamazsak ta ulusların dayatmalarına maruz kalır, haklarımızı savunamayız.
İnsan hakları mahkemesi kararlarına alınıp, darılıp, bu kanunu incelememek, yaptırımlarına uyacağımızı deklare ederken düşünmemek imza atarken, adalet divanına en pahalı ve gözde eşsiz ipek halıyı hediye ederken işlevine saygı duymamak ve duyarsız kalmaktır bilimden uzaklaşmak.
Bilimi inkar ederseniz yarını hayal edemez dünde yaşarsınız. Din geçmişte yaşanmıştır. Bilim geleceği tasarlamaktır. Bu fark çok iyi anlaşılmalıdır.  
Bilim önderi olmak çok kolay değildir. Ama bilimi gerçek yol gösterici atamak her zaman mümkündür.  Bilimi ikinci plana atmak, dış etkenlerin ve müdahalecilerin etkisiyle dini egemen kılmak ve daha acısı sözde bilimsel hatta istatistiki sahte örneklerle toplumu uygun olmayan çıkmaz yollara sokmak, kandırmak toplum menfaatine de yaşayabilmesine de aykırıdır.
Nüfus bu kadar gençken yapılacak şey itibar etmemektir. Bilim yuvaları olan üniversitelerin geldiği noktayı incelemek pek çok şey için yeterlidir. Televizyonda üniversite gösterimleri maalesef karmaşa, türban, eylem, protesto maksatlıdır. Bilime damga vurabilen okul yok denecek kadar azdır.
Çok basit bir kuraldır şu; elek, kalkan ve gözlük. Her verileni almamak, her söyleneni kabullenmemek için elekle elemek,
Zararlı şeylerden korunmak için bilgi tavında dövülmüş bir kalkana sahip olmak,
Maksatlı ve doğruları ayırabilecek bir görünmez gözlüğe sahip olmak…..
Bakın görün o zaman neler değişecek? Rektör atamasından tutun da türbana, kaynak tahsisinden tutunda, Onurlu ve haysiyetli Avrupa Birliği üyeliğine kadar pek çok iyi ve güzel şey yaşanacaktır..
Gelecek bizim olmak zorundadır. Bu milli güç ile daha başka bir yol ve gelecek kabul edilemez. Sadece Atamızın şu sözünü kulağımıza küpe yapalım; “Gerçek yol gösterici ilimdir, fendir.”
Gençler, arkadaşlar, yarının gençleri bu sözleri her günün her bir dakikasında içinizden tekrar ederseniz göreceksiniz sizde, yakınlarınızda, yaşantınızda doğru yola girecektir.
Siz yine dini özgürce ama kişisel olarak yaşayın, istediğiniz şekilde ibadet edin….ama dini yol gösterici kabul etmeyin. En fanatik arkadaşlarınıza bile şunu söyleyin…Dini yönetim veya şeriat isteyenlere…kişisel bazda dine evet…toplumsal bazda hayır….
Kamusal alanların ayrı tutulması, bilim yuvaları okullarda sadece ders okutulması, taklitçi değil özgün teknoloji üretici olunması, kişisel özgürlüklere dini suistimal ederek ambargo konmasına hayır denmesi durumunda  çözüm kolaylaşır.
Ben inanıyor ve güveniyorum. SİZDE BU GENÇLİĞE İNANIN.

e.b.
Kayıtlı

Asi'yim...Asi'sin...Asi.
Sayfa: [1]
  Bu Konuyu Gönder  |  Yazdır  
 
Gitmek istediğiniz yer: